HERKES NEREDE?

AstroNotlar’dan, merhaba! Bu hafta sizlere Galaktik Cumhuriyet’in, Alienlar’ın, Klingonlar’ın, Romulanlar’ın nerede olduğundan, ya da diğer bir deyişle evrende bizden başka yaşam formlarının olası yerlerinden, “Fermi Paradoksu”ndan bahsedeceğiz.

Paradoksun ne olduğuna geçmeden önce paradoksun isim babası olan Fermi’ye bakalım. Kimdir bu Fermi?

İtalyan fizikçi Enrico Fermi, en çok Chicago Pile-1, yani dünyanın ilk nükleer reaktörü ile ilgili çalışmaları ve kuantum teorisi, nükleer ve parçacık fiziği ve istatistiksel mekanik alanlarına yapmış olduğu katkılarıyla tanınır. Kendisi ilk nükleer reaktörün tasarımını yapan kişidir. Üniversite hayatı boyunca da zaten oldukça parlak bir öğrenciymiş, henüz 21 yaşındayken Pisa Üniversitesi’nde fizik alanında doktorasını tamamlıyor. Fermi, nükleer enerjinin kullanımı ile ilgili birkaç patent sahibi de olmuş ve radyoaktivite üzerine çalışmaları sırasında kullandığı nötron bombardımanı tekniği ve uranyum ötesi elementlerin keşfi sayesinde 1938 Nobel Fizik Ödülü’nü kazanmıştır. Hem teorik hem deneysel alanda başarılı olan sayılı fizikçiden biridir.

Aslında asıl çalışma alanı nükleer fizik olan oldukça başarılı bir araştırmacıymış yani aslında kendisi. E peki, dünya dışı yaşam ne alaka?

Bunun çok güzel bir hikayesi var; Fermi, 1950’de Los Alamos Ulusal Laboratuvarı’nda çalışırken, bir gün öğle yemeğine giderken iş arkadaşları Emil Konopinski, Edward Teller ve Herbert York ile günlük konular hakkında sohbet ediyor. Bilim insanları, o günlerde artan UFO raporları ve kaybolan çöp kutularını yağmacı uzaylıların çaldığını gösteren bir karikatür hakkında konuşuyorlar. Konu daha sonra, insanların gelecek on yıl içinde herhangi bir maddenin ışık ötesi hıza ulaştığını görme ihtimaline geliyor. Teller’a göre milyonda bir olan bu ihtimal, Fermi için onda bir civarındaydı. Sonra sohbet başka konularla devam ediyor ama yemek sırasında Fermi birdenbire “Neredeler?”, ya da alternatif anlatımlara göre “Herkes nerede?” diye soruyor, sonrasında da bazı tahmini rakamlara dayanan hızlı hesaplamalar yapıyor. Fermi, temel fizik ilkeleri ve mevcut az miktarda veriyi kullanarak yaptığı doğru öngörüleriyle nam salmış birisiydi. Bu hesaplamalar sonucunda da Fermi’ye göre, Dünya çok uzun zamandan beri ve defalarca uzaylılar tarafından ziyaret edilmiş olmalıydı.

Defalarca mı? Yoksa ilk yayınlarımızdan birisi olan Astroarkeoloji yayınımızda da anlattığımız gibi, uzaylılar antik çağlarda Dünya’ya mı gelip gidiyorlardı?

Hayır hayır, bu öyle bir durum değil. O yayında da böyle anlatmadık ayrıca. Fermi’nin anlatmak istediği şey şuydu aslında tam olarak; “Evrenin bilinen büyüklüğü ve yaşı, teknolojik açıdan gelişmiş durumda olan birçok dünya dışı uygarlığın var olmasını gerektirir. Ancak bu hipotez, destekleyici herhangi bir kanıtın henüz gözlenememiş olması sebebiyle, çelişkili gözükmektedir.” Bu da Fermi Paradoksu’nun tanımıdır.

Paradoksun “ölçek argümanı” olarak adlandırılabilecek ilk görüşü, aslında temel olarak sayılardan oluşur. Samanyolu için bir ölçeklendirme yapacak olursak: Samanyolu’nda tahmini olarak 250 milyar (2.5 x 1011), gözlemlenebilir evrende ise 70 trilyon milyar (7 x 1022) yıldız vardır. Zeki yaşamın, bu yıldızların etrafındaki gezegenlerin çok küçük bir kısmında ortaya çıktığı varsayılsa bile, sadece Samanyolu Gökadası dahilinde dahi hâlâ varlığını koruyan birçok uygarlık bulunması gerekir. Bu argümanda sıradanlık ilkesi de kullanılır. Bu ilkeye göre Dünya, özel bir gezegen değil, diğer gezegenlerle aynı doğa yasalarına ve etkilerine maruz kalan ve aynı sonuçların elde edildiği, tipik bir gezegendir. Bu argümanı desteklemek için Drake denkleminin kullanıldığı bazı tahmini hesaplamalar da yapılmış, ancak bu hesaplamaların ardındaki varsayımların doğruluğu da tartışmalı. Çünkü hep yuvarlak konuşuyoruz, hep tahminlerden bahsediyoruz.

Drake Denklemi, dünya dışı yaşam arayışı için önemli bir denklemdir. Samanyolu Gökadası içerisindeki akıllı medeniyetlerin sayısını hesaplamak için kullanılan bir denklem. İlk kez radyo astronom olan Frank Drake tarafından 1961 yılında ileri sürüldü ve şu şekilde bir gösterimi var;

N = R* . fp . ne . fl . fi . fc . L

Bu denklemde:

N: iletişim kurmayı umabileceğimiz uygarlıkların sayısı

R*: Gökadamızdaki yıllık yıldız oluşma miktarı

fp: Bu yıldızlardan kaç tanesinin gezegene sahip olduğu

ne: Gezegene sahip yıldız başına düşen toplam yaşama elverişli gezegenlerin ortalama sayısı

fl: Bu gezegenlerin arasında herhangi bir şekilde yaşama uygun bir ortamın oluştuğu gezegen sayısı

fi: Bu yaşama elverişli gezegenlerden kaçında akıllı hayata geçildiği

fc: Bu tür uygarlıklardan uzayda varlıklarına dair tespit edilebilir sinyal bırakabilecek kesimi

L: Bu tür bir uygarlık tarafından uzayda yayınlanan tespit edilebilir sinyalin süresi dikkate alınmış.

Drake denklemine göre gökadamızda 10.000 akıllı medeniyetin var olduğu tahmin edilmektedir.

Buradan da Fermi Paradoksu’nun ikinci kısmına geçiyoruz. Fermi paradoksunun ikinci temel taşı, bir önceki ölçek argümanında sorulan soruyu yanıtlıyor: Zeki yaşamın kıt kaynaklarla başa çıkabilme özelliği ve yeni habitatları kolonize etmeye eğilimli olması dikkate alınırsa, gelişmiş uygarlıkların yeni kaynaklar aramaya başlamaları, böylece önce kendi gezegen sistemlerini, sonra da çevrelerindeki sistemleri kolonize etmeleri beklenir. Evrenin 13,7 milyar yıllık geçmişinde, Dünya’da ya da bilinen uzayın başka bir yerinde, kolonileşmeye dair kesin veya doğrulanabilir herhangi bir kanıt bulunmadığına göre, ya zeki yaşam oldukça nadirdir, ya da zeki türlerin genel davranışına ilişkin az önceki varsayım yanlıştır.

Fermi paradoksu iki şekilde sorulabilir: İlki “Neden uzaylılara ya da onlar tarafından yapılmış nesnelere burada fiziken rastlamıyoruz?” sorusu. Eğer yıldızlar arası yolculuk mümkünse, “yavaş” bir yolculuk Dünya’daki mevcut teknolojiyle mümkün olduğuna göre, tüm gökadayı kolonize etmek 5 ila 50 milyon yıl sürecektir. Jeolojik zaman ölçeğinde bile kısa bir zaman dilimi olan bu süre, kozmolojik ölçekte çok çok daha kısadır. Güneş’ten daha yaşlı yıldızların mevcut olduğu ve zeki yaşamın evrenin başka bir köşesinde daha önce ortaya çıkmış olabileceği düşünüldüğünde, bu soru, galaksinin neden hâlâ kolonileştirilmemiş olduğu şeklinde de sorulabilir, haklı bir şekilde. Kolonileştirme, uzaylı uygarlıklar için gereksiz ya da istenmeyen bir durum olabilir, ancak yine de gökadanın keşfine yönelik geniş çaplı araştırmaların var olması gerekirdi. Teorik keşif araçları olarak kullanılabilecek sondalar ayrı, ona da geleceğiz. Ancak sonuç olarak ne kolonileşmenin, ne de keşif araştırmalarının izine rastlanabildi bu zamana kadar.

Az önceki argüman tüm evren için geçerli olmayabilir, çünkü uzak gökadalardaki zeki uygarlıkların varlığına dair Dünya üzerinde fiziksel kanıtların bulunmayışı, uzayda yolculuk için çok uzun sürelerin gerekli olmasıyla açıklanabilir. Böyle olsa bile paradoks, “Neden zeki yaşamın işaretlerini görmüyoruz?” şeklinde ifade edilebilir, çünkü yeterince gelişmiş bir uygarlığın gözlemlenebilir evrenin oldukça büyük bir bölümünden görülebilmesi beklenir. Bu tür uygarlıklar çok nadir bile olsalar, ortaya çıkmaları muhtemel çoğu bölge Dünya’dan gözlenebilir olduğu için, keşfedilmiş olmaları gerekirdi. Ancak şimdiye kadar bu tür bir uygarlığın izine rastlanmadı. Paradoksun bu iki versiyonundan şu anda hangisinin daha kuvvetli olduğu da zaten hala belirsizdir.

Evrenin yaşı ve büyüklüğü ile birlikte zeki yaşamın yayılma hızı dikkate alındığında, uzaylıların kolonileşme denemelerine dair kanıtların keşfedilmesi ihtimali akla yatkın geliyor. Ayrıca, Dünya dışı canlıları taşımayan keşif amaçlı sondaların ve diğer bilgi toplama araçlarının da varlığına ilişkin deliller aranabilir. “Von Neumann Sondası” gibi bazı teorik tarama araçları ile Samanyolu büyüklüğündeki bir gökadanın neredeyse tamamı yarım milyon yıl gibi görece kısa bir sürede, nispeten düşük maliyetler ve enerji miktarıyla taranabilir. Samanyolu dahilinde bir tek uygarlık bile bunu yapmış olsa, tüm gökadaya birçok sonda yayılmış olurdu. Bu tür sondaların varlığına ilişkin kanıtlar, Güneş Sistemi dahilinde muhtemelen hammaddenin çok fazla ve kolay erişilebilir olduğu asteroit kuşağında bulunabilir, tabii varsalar.

İşin bir diğer boyutu da şu; bu tür uzaylı yapılarının Dünya dışı oldukları, Dünya üzerinde keşfedilseler bile, anlaşılamayabilir. Uzaylıların farklı zeka ve teknoloji seviyesi ile ürettiği bu yapılar algılanamayabilir, ya da yapay oldukları fark edilemeyebilir. Örneğin biyomühendislik teknikleriyle ve yapay biyoloji yoluyla oluşturulmuş keşif araçları bir süre sonra parçalanarak geride iz bırakmadan yok olabilir. Moleküler nanoteknolojiye dayalı bilgi toplama cihazları sürekli çevremizde olsalar bile tespit edilemeyebilir. Arthur C. Clarke’ın “Üç Öngörü Yasası”nın üçüncü yasasına göre, insan medeniyetine oranla oldukça gelişmiş durumdaki uzaylı bir medeniyetin keşif teknikleri, insanların henüz algılayamayacağı seviyede olabilir.

Fakat herkesin nerede olduğuyla ve neden kimseyle iletişim kuramadığımızla ilgili birkaç teorik açıklama yapabiliriz, Fermi’nin de yaptığı gibi yani.

Bazı teorisyenler, kanıt yokluğunun dünya dışı yaşamın var olmadığını kanıtladığı kabul ederler ve bunun sebeplerini açıklamaya çalışırlar. Diğer bazı teorisyenler ise bu “büyük sessizliğin”, dünyadışı yaşamın davranış şekli ve teknolojik seviyesi hakkında fikirler öne sürerler. Aslında bu açıklama hipotezlerinin her biri, Drake denkleminin bir ya da birkaç parametresinin değerini değiştirmek anlamına geliyor. Bu teoriler genel olarak birbirlerini dışlamaz. Örneğin, yaşamın nadir olduğu hipotezi ile teknolojik olarak gelişmiş uygarlıkların kendilerini yok etmeye meyilli oldukları savı aynı anda doğru olabilir. Söz edilen başka teorileri içeren benzer kombinasyonlar da düşünülebilir elbette. “Şu anda mevcut olan başka bir uygarlık yok” gibi. Açıklamalardan biri, insan uygarlığının gökadada tek olduğu yönündedir. Bu fikre paralel olarak, akıllı yaşamın neden oldukça nadir ya da çok kısa ömürlü olması gerektiğine dair birçok teori öne sürülmüş. Bu hipotezlerin sonuçları “Büyük Filtre” başlığı altında değerlendirilir.

Nadir Dünya Hipotezi’ne göre, başka bir uygarlık hiç ortaya çıkmamış olabilir. Kıyamet Argümanı’na göre zeki yaşam doğası gereği kendini yok etmiş olabilir. Teknolojik Tekillik’e göre zeki yaşam doğası gereği başkalarını yok etmiş olabilir ya da hiçbirimizin aklına yatmasa da insanlar yalnız olabilir. Varlar ama kanıtları bulamıyor olabiliriz mesela. Teknolojik dünya dışı uygarlıklar varsa bile, çeşitli kısıtlardan dolayı insanlar bu uygarlıklarla iletişime geçemeyebilir. Ölçek ya da teknoloji sorunları, uzaylıların doğaları gereği anlayamayacağımız şekilde iletişim kurmaya çalışmaları ya da insanlığın var olan kanıtları görmeyi reddediyor oluşu, bu sebeplerden bazıları olabilir. Zeki uygarlıklar yer ya da zaman olarak birbirlerine çok uzak olabilir. Tüm gökadaya fiziksel yayılım çok pahalı olduğu için böyle bir çaba içine hiç girilmemiş olabilir, ama bence de en akla yatkın teorilerden birisi insanlık, dünya dışı yaşamı yeterince uzun zamandır aramıyor ve insanlık, başkaları tarafından bulunmasına yetecek kadar uzun zamandır mevcut değil.

İnsanlığın dünya dışı zeki yaşamı bulma ve onlarla anlaşma yeterliliği kısa bir süredir mevcut. O da eğer radyo teleskobun keşfi bu konuda milat olarak kabul edilirse, 1937’den bu yana. Ayrıca Homo sapiens jeolojik ölçekte çok yeni bir türdür. İnsanın var olduğu zaman diliminin tamamı, yani yaklaşık 200.000 yıl, kozmolojik ölçekte oldukça kısa bir süre iken, radyo yayınları ise sadece 1895’ten beri yapılabilmekte. Dolayısıyla insanlık, ne başka bir uygarlığı keşfetmek için yeterli süre boyunca araştırma yapmış, ne de diğer uygarlıklar tarafından keşfedilecek denli uzun süre var olmuş durumda. Bir milyon yıl önce araştırma yapan varsayımsal dünya dışı kaşifler, Dünya üzerinde insana rastlayamazlardı. Zaman içinde daha da geriye gidildiğinde Dünya, zeki yaşamın ortaya çıkacağına dair gittikçe daha az ipucu verecektir. oldukça büyük olan evrende, zeki uzaylı türlerin kaşifleri, zeki yaşamın ortaya çıkması için Dünya’ya kıyasla çok daha elverişli birçok başka gezegeni ziyaret etmeyi tercih etmiş olabilirler. Dahası, “bir yerin, sonsuz zaman dilimi içinde bile hiç ziyaret edilmemesi ihtimali, sıfırdan büyüktür.” Dolayısıyla, evrenin bir yerinde zeki yaşam yayılıyor olsa dahi, hiçbir zaman keşfedilmemesi, istatistiksel olarak gayet mümkün.

İnsanlar gerekli şekilde dinlemiyor olabilir, uygarlıklar tespit edilebilir radyo sinyallerini sadece belli bir süre yayınlıyor olabilir ki bunu biz de yaptık; Arecibo Teleskobu’nu kullanarak M13 küresel yıldız kümesine tek seferlik bir mesaj gönderdik, karşı taraf da böyle yapıyor ve biz bu sinyali kaçırıyor ve hatta çoktan kaçırmış da olabiliriz. Ya da bizimle iletişime geçmemeyi tercih ediyor olabilirler. Hatta Dünya’nın özellikle izole edilmiş durumda olduğunu savunan bir hipotez bile var, Hayvanat Bahçesi Hipotezi diye. Bu hipoteze göre Dünya, uzaylılar tarafından sürekli kontrol altında tutulan izole edilmiş bir “hayvanat bahçesi ya da vahşi ortamdır”.

Başka olasılık olarak, düşündüğümüzden çok farklı olabilirler. Uzaylı psikolojisi insanlara göre çok farklı olabilir. Bu sebeple iletişim kurmuyor ya da kurmak istemiyor olabilirler. İnsanlığa ait matematik, lisan, araç kullanımı, iletişim yeteneği ve benzeri kavramlar Dünya’ya özgü ve dünya dışı canlılar için anlamsız olabilir. Ya da teknolojik olmayabilirler, zeki bir uygarlığın mutlaka teknolojik olarak gelişmiş olması gerekip gerekmediği açık değil sonuçta. Uzaylı bir tür, kendi çevresinde uygun şartlar olmadığı için, geliştirmemeyi tercih ettiği için, ya da başka bir sebepten dolayı teknoloji geliştirmemiş olabilir. Bu durumdaki bir uygarlığın insanlık tarafından keşfi çok zor olacaktır. Ya da korkunç bir ihtimal de olabilir ama, zaten burada olup fark edilmiyor olabilirler. Uzaylı zeki yaşam formları mevcut olmakla kalmayıp, Dünya üzerinde bulunuyor da olabilirler. Ancak; fark edilmek istememeleri, insan teknolojisinin yeterli olmaması ya da varlıklarına dair kanıtlarının insanlar tarafından kabul edilmek istenmemesi sebebiyle, varlıkları tespit edilemiyor olabilir. Dünya’ya kadar yolculuk edebilecek derecede üstün teknolojiye sahip bir yaşam formunun, Dünya’da fark edilmeden varlığını sürdürebilmesi de muhtemeldir. Bu görüşe göre uzaylılar, Dünya’ya ya da Güneş Sistemi’ne ulaşmışlar ve varlıklarını açığa vurmaksızın gezegeni gözlemlemeye başlamışlar. Bu gözlemleri, fark edilmesi oldukça zor olan birçok farklı yöntemle gerçekleştiriyor olabilirler. Örneğin, moleküler nanoteknoloji ile geliştirilmiş karmaşık bir mikroskobik izleme sistemi Dünya’ya gönderilmiş ve fark edilmeden çalışmaya başlamış olabilir. Karmaşık cihazların yardımıyla, Dünya dışından pasif izleme de gerçekleştirilebilir. Karmaşık komplo teorilerini öne süren diğer kişilere göre, uzaylılar ile insanlar arasındaki temasın boyutunu saklamak isteyen politik güçler, uzaylıların Dünya’yı ziyaretlerine ilişkin kanıtları da gizlemekte. Bu tür senaryolar on yıllardır popüler kültürün bir parçası olarak ortaya çıkıyor zaten.

Onu gizle bunu gizle, gerçekten gerek var mı bu kadar gizlenmeye? Ayrıca bu adamlar madem buradalar ve bir şekilde aramızda yaşıyorlar, sen ben neden görmüyoruz hiç uçan bir UFO? İşin bu kısmı baya bir saçma işte. Saçma maçma, sonuçta bu da Fermi Paradoksu’nun sonuçlarından biri. Yani anlayacağınız bu ve buna benzer daha bir çok sonuç çıkarabiliriz herkesin nerede olduğuna ilişkin, ama bunların hiçbirini kanıtlayamıyor veya gözlemleyemiyoruz. Biz her zamanki gibi bilimin aydınlattığı yolda, bildiğimiz şeyleri kullanarak ve yeni keşifler, yöntemler gerçekleştirerek araştırmaya ve bilimin akılcı yolundan sapmamaya dikkat edelim. Carl Sagan’ın da dediği gibi; “Kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir. Bir yerlerde harika bir şeyler keşfedilmeyi bekliyor…”

Yayınımızı bitirmeden önce AstroNotların aylık takvimine ücretsiz olarak erişebileceğinizi hatırlatmak istiyorum. Emre Erkunt’un astrofotoğrafını işlediği Girdap Gökadası’na ev sahipliği yapan Temmuz ayı takvimimiz ile telefon veya masaüstü arka planlarınızı şenlendirmek isterseniz sitemizi ziyaret edebilirsiniz. Poster şeklinde tasarladığımız bu takvimleri çıktı da alabilirsiniz. Her gün farklı bir içerikle astronomi ve uzay bilimlerine dair gündemi yakalamak için sosyal medyadan bizi takip etmeyi unutmayın!

astronotlar.space@gmail.com e-posta adresimize konuştuğumuz içeriklere dair düşüncelerinizi ve değinmemizi istediğiniz konuları yazabilir, bir kitap, link veya bilgi paylaşımında bulunabilirsiniz. Sosyal medya hesaplarımızı Instagram ve Twitter’dan “astro_notlar” olarak takibe almayı unutmayın! Facebook’tan vazgeçmem diyenler ise bizi AstroNotlar sayfasında bulabilirler. Gelecek hafta görüşünceye dek, gökyüzüne iyi bakın, hoşçakalın!

E-posta: astronotlar.space@gmail.com
Facebook: facebook.com/astronotlar.space
Instagram: instagram.com/astro_notlar
Twitter: twitter.com/astro_notlar
Anchor: anchor.fm/astronotlar

KAYNAKLAR

https://tr.wikipedia.org/wiki/Fermi_paradoksu

https://www.seti.org/drake-equation-index

https://evrimagaci.org/uzaylilar-nerede-fermi-paradoksu-nedir-1084

https://fularsizentellik.com/journal/2018/1/10/fermi-paradoksu

Author: Olcaytuğ Özgüllü

24-01-1997 Çorlu/TEKİRDAĞ doğumluyum. Asker ailesi olduğumuz için hayatım (özellikle çocukluğum) Türkiye'nin dört bir tarafında geçti ama 10 yıl boyunca İzmir'de yaşadığım için kendimi oraya ait hissediyorum. İzmir Balçova Anadolu Lisesi'nden 2015 yılında mezun oldum ve aynı sene İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü'nü kazandım. Halen daha bu bölümde lisans öğrencisiyim. 5 yaşından beri hayalim olan bölümü okumakta ve kendimi bu alanda geliştirmek için elimden gelen her şeyi yapmaktayım. Gelecekte de kendimi başarılı bir "Astronom" olarak görmek istiyorum. Hayallerinizin peşinden koşmaktan asla vazgeçmeyin... ;)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.